DOĞRU HEDEFE NİŞAN ALMAK

Hayatı anlamlı kılan hedeflerimizdir.
İnsan hedefleri için yaşar, hatta şöyle söylemek bile mümkün; “hiçbir hedefi olmayan, insan bile değildir”.
Bizim kuşak, 80’lerin çocuğu…
Bizler lise dönemlerinde memleketi kurtarırdık. Vatanı kurtarmanın o dayanılmaz yükünü omuzlarımızda hissederdik.
Aynaya baktığımızda “sık dişini millet, geliyoruz” havalarına girer, sokakta yürüdüğümüzde “kalabalıklara yön verme” çabasına girerdik.
Bırakın liseyi, ilkokul 4 veya 5. sınıfta bu hizaya sokma meselesine o kadar yoğunlaşmışım ki mahalleye baskı yapayım derken, mahalle sopası yemekten kendimi zor kurtarmıştım. Olay ise şu:
Sokaktayım. Önümde benden büyük, liseli ağabeylerimiz yürüyorlar. Onların da önlerinde bir grup kız var. Malum, laf atarak, gülüşerek ilerliyorlar. Ben, bacılarımın bu durumdan rahatsız olacağını düşünüyorum.
Kurtarmaya kurtaracağız birilerini ama, ağabeylerimize şöyle bir bakıp “bunların kurtarılmaya ihtiyacı yok, bari bacılarımı kurtarayım” diye mantıklı bir öncelik sırasıyla kendimi bir defa garantiye almış oluyorum.
Ağabeyleri geçip, bacılarıma yetişiyorum ve yanlarında ilerleyerek diyorum ki; “Görüyorsunuz gençliğimizin ne hâle geldiğini, yazık…”
Sözümü tamamlayamıyorum. Kızlardan oldukça iri olanı “layn, senin ağzını yırtarım var ya, defol git burdan!” diye hışımla bana çıkışıyor.
Afallayan ben, hiç bozuntuya vermeden ufak ufak toz oluyorum.
“O gün bugündür, vatanı kurtarmaktan vazgeçtim” diyerek bu olayın sonunu bağlayamıyorum.
Lise yıllarında, üniversitenin ilk yıllarında hep bu “kahramanlık” sendromuyla yaşadım. Ama zamanla etkisini kaybetti.
Bugünse, söylemesi zor ama “kurtarılmayı bekleyen yığınların içinde sanırım biz de varız!”

Günümüz gençleri, bizden çok farklı düşünüyorlar.
Bir defa kafalarında öyle vatan kurtarmak falan yok. Kafası çalışanlar, öncelikle kendisini kurtarmasının gerekli olduğunun bilincinde. Büyükleri olarak bizler de, onlara “derin tecrübelerimizden” yola çıkarak bu tür nasihatler veriyoruz.
Derneklerin, partilerin vesâir gençlik örgütlenmelerinin varlığını devam ettirebilmesi için “taze kana” ihtiyaçları var. Onlar bu ihtiyaçlarını lise gençliğinden telâfi etmeye çalışıyor. Bu gençlerin verecek nesi var ki? Sadece zamanları ve enerjileri… O kadar!
Yazık değil mi bu gençlere?
Ellerindeki tüm servetini, zamanını ve enerjisini sizin için tüketmesini beklemek haksızlık, hattâ vicdansızlık değil mi?
En verimli çağında derslerine çalışacak, üniversiteye hazırlanacak olan bu gençler, kime ve neye hizmet edecek?

Gençlere doğru telkinlerde bulunmak gerek.
İnsanlar, kendi istekleri ve belki de menfaatleri için yanlış yönlendirmelerde bulunmamalıdırlar.
Gençler ise, kendilerine bir hedef belirlemeli, başarmak ve kazanmak için bu hedefini de iyi tespit etmek zorundadır.
Ondan sonra da çalışmalı, gayret etmeli. Hem de inançla, azimle, gayretle.
İsteyen mutlaka yol alacaktır. Arayan her durumda bulacaktır. Amaçlarına ulaşanlar inanmış insanlardır.

Bir söz var ya; “Simit satmayı düşünürseniz simitçi olursunuz.”
Ne olmak istiyorsanız, tekrar ediyorum “ne olmak istiyorsanız” onu olursunuz.
“Nereye gittiğini bilen bir kimseye yol vermek için, dünya bir yana çekilir.”
Siz yolunuza bakın, böyle yaparsanız, hedefe kendiliğinden varırsınız.

Yayınlandı: on Ekim 17, 2008 at 3:36 pm  Yorum yapın  

TARİH SEVGİSİ

(Ya da Kara Murat, Süpermen’e Karşı)

 

Tarihi sever misiniz?

Onu daha iyi öğrenme gereğini hissettiniz mi?

İzlediğimiz filmlerden öğrendiğimiz “Avrupa-Amerika Tarihi ve Kültürü” kadar kendi tarihimizi öğrenme ve öğretme düşüncesinde miyiz?

 Tarih, geçmişte yaşanmış olayları, öyküleyen bir “masallar manzumesi” değildir. Tarih, kültürle birlikte yoğrulan bir hayat öğretisidir. Tarih sayesinde, geçmişten dersler alır, bugünü daha iyi kavrar ve gelecek için de doğru olanı yapmaya çalışırız. Tarih, geçmişle gelecek arasında bağ kurar, köprü kurar.

 Tarih, geçmişte yaşanmış kahramanlıkların, efsaneleştirilerek anlatıldığı mitolojik destanlar da değildir. “Şanlı tarih hastalığı”, bizim bugünkü durumumuzu görmezden gelmemize sebep olabilir. Geçmişi bilecek, geçmişteki büyüklerimizi tanıyacak ve onların doğrularını örnek alacağız. Onların doğrularını, başarılarını rehber edinip, ülkemizi daha güzel yarınlara taşıma sevdasında olacağız.

 Tarihle kültür iç içedir. Birbirinden ayrılmaz, birbirini tamamlar. Daha doğrusu Tarih bize kültürümüzü öğretir. Kültürümüzü öğrenmede büyük bir araç olabilecek kitle iletişim araçları maalesef Tarih’e bu fırsatı vermiyor. “Made in Turkey” damgalı dizilerde, eve ayakkabıyla girilebilmekte ve bir diğerinde evin babası devamlı aldatılabilmekte, içki çağdaşlık, sigara kuvvet ve kabadayılığın bir göstergesi olarak verilmekte, bunlar da gayet normal şeylermiş gibi sunulabilmektedir. Dahası bu diziler “en çok izlenenler” arasında yer alabilmektedir.

  Aslında Türk insanı tarihini severdi, ona gönülden bağlıydı. Bugün unutulmaya yüz tutmuş olan Dede Korkut Hikâyeleri, Battal Gazi Destanları, Hz. Ali’nin Cenkleri bir zamanlar memleketin en ücra köşesinde yaşayan insanlarının bile okuyup, okutup heyecana kapıldığı tarih kitaplarıydı. Bir zamanlar Osmanlı ve Milli Mücadeleyi konu alan kitaplar kapış kapış giderdi. Çocukluğumda, babamın aldığı ve çevremdeki kişilerin hediye ettiği Genç Osman’ın, Hızır Reis’in, Tuğrul Bey’in çizgi romanlarını sayısız kere okuduğumu biliyorum. Onların bana verdiği heyecanı, bugün “internet kafelere” doluşan gençlere hissettirebilmek mümkün değil.

 Bugün Türk sinemasının -hataları da olsa- en özverili ve olabildiğince samimi filmlerinden olan “Kara Murat, Battal Gazi ve Malkoçoğlu”  gibi tarihi filmleri, Türk gencine komik ve saçma gelebilmektedir. Oysa, memleketimin o genç evlâdı, “Matrix’i, Örümcek Adam’ı, Süpermen’i” ağzı açık bir şekilde izlemekten kendini alamamaktadır. Malkoçoğlu’nun kaleden kaleye zıplaması saçmadır, ama Matrix’in yerçekimine meydan okuyup, havada dakikalarca kalıp dövüşmesi, Örümcek Adam’ın, Süpermen’in havada uçması oldukça onun için ciddi bir meseledir. Sonuçta, bizim gerçek kahramanlarımız, Amerikan kültürünün sahte ve hayal mahsulü karakterleri karşısında ezilmektedir.

Dinlediğimiz bir mehter marşı eğer bizi alıp bir yerlere götürmüyorsa, göklerde dalgalanan al bayrak ruhumuzda fırtınalar estirmiyorsa bizden bir şeyler eksilmiş demektir.

 Tarihi bilmek için, öncelikle onu sevebilmek gerekir. Elbette ki, herkes kendi ilgi, beceri ve gayreti kadar kendini, tarihine ve kültürüne yakın hisseder. Ama insanın bağlı olduğu tarihi ve kültürü asla onun reddedemeyeceği bir gerçektir.

 İşte, eğitim programlarımız ve müfredatımız gereği derslerde vermeye çalıştığımız Tarih dersi bu amaca yönelik eksikliklerin giderilmesi hususunda büyük önem taşımaktadır. Tarih dersine, sıradan bir ders olarak değil, kişiliğimizi geliştiren ve benliğimizi olgunlaştıran bir öğreti olarak bakmak zorundayız.

 Dinlemek, okumak ve araştırmak bizim bu konudaki eksikliklerimizi giderecektir.

 

 

 

02.06.2008

Fazıl Mustafa TAŞÇI

www.tarihogretmeni.com

tarihnet@hotmail.com

 

 

 

Yayınlandı: on Ekim 1, 2008 at 7:56 am  Yorum yapın  
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.